Mehmet Ali BOZGEYİK

Mehmet Ali Bozgeyik'e ait şiir ve denemelerin yer aldığı kişisel blog.

29 Mart 2025 Cumartesi

Merak

 

Güzel bir dünyanın olmayacağına inanırsak, okumanın, resim yapmanın, güzelliğin bir anlamı kalır mı? Yaşamanın anlamı nasıl olabilir?

Bir evin bodrum katında yaşıyorum. Tuvaletim burası, yemek salonum, yatak odam, banyom burası. Kırk santime elli santim bir pencerem var dışarıyı görebildiğim. Bu yüzden sabah erken kalkıp dışarıyı seyrediyorum dünyanın var olduğunu anlamak için. Kuşlar ve ağaçlar bunun kanıtı oluyor bana.
Hayat nedir diyorum bazen. Soluk alıp vermek, düşünmek, çabalamak, emek vermek, üremek nedir? Neden bunca çaba? İstesek de durduramadığımız bencilce bir duygu bu: Yaşamak. Sonradan zengin anlamlar kazanmış boş bir söz. Canlı olmaktır aslı. Ağaç gibi, böcek gibi. Oysa biz ona özel anlamlar da yüklemişiz. Yiyip içmek, eğlenmek, sevişmek, renklerle başka kombinasyonlar yaratmak, olmayanı hayal etmek ve üzerine koymak gibi. Yayladaysan yanına bir de deniz hayali iliştirip güzelliği katmerleştirmek. Denizdeysen yanına yemyeşil bir doğa, soğuk içecekler, tatlılar, dondurmalar vb. oysa ben büyükçe bir mezarın içindeyim şimdi. Her gün yerimden kalkabiliyorum. Dolaşabiliyorum odamda. Bir şeyler yiyebiliyor, çişimi yapabiliyorum. Beni burada yaşatan şeyi de biliyorum. Bir gün dışarı çıkma hayali. Ama bu umut yok onu da biliyorum. Eğer bu umudun olmadığına inanırsam ne olur peki?
Bu sabah erkenden uyandım. Aslında sabah veya akşam olduğunun pek önemi yok. Sabah dediğimde gün ışığı oluyor dışarıda, akşam olunca gün ışıksızlığı. Işığa göre hareketlerimizin şekillenmesi de ilginç değil mi? Işıklar görününce haydi sabah oldu kalk diyoruz kendimize. Oysa gece görüşümüz olsaydı bunun bir önemi kalır mıydı? Demek ki gündüz gözlerimizin kapasitesiyle ilgili olarak önem kazanıyor. Oysa aslında bir önemi yok. Belki karanlıkta da görebilseydik, yepyeni renkler belirleyecektik. Zifiri kara, gri kara, açık kara, karanlık, sarı kara, ay ışığı karası vb. karanlığın elli tonu o zaman anlam kazanacaktı. Karanlık tabiri insan için nasıl şimdi olumsuz bir çağrışım yapıyorsa, o zaman da aydınlık kadar güzel bir anlamı olabilirdi. Sabahın hayrından akşamın şerri iyi diye bir atasözü bile olurdu belki. Hep sabahın olmasını bekleyen çalışmak zorunda olan insanoğlu, o zaman yirmi dört saat özgür olabilirdi. Uyumak ve uyanmak tabirleri de anlam kaybına uğrayabilirdi. Cep telefonlarındaki rahatsız etme modu da gereksiz olurdu.
Gece eğlencenin ve seksin çağrışımından kurtulup, spermsiz bir steril anlam kazanabilirdi. Çocuklar gündüz de yapılır, sabah akşam seks yapılır, kadınlar kendilerini gizlemek için karanlığa sığınamazlardı.
İnsanların büyüklük özlemleri ve büyüme tatminsizlikleri bu küçücük dar odada o kadar anlamsız görünüyor ki.
Karanlık insanın içinde olursa peki? Kara delik diye ifade edilen ışığın üzerindeki bir koyuluk mu? Yoksa ışığın ortasından geçen bir karanlık mı? Yoksa kütlesi de olan bir varlığın ışıksız hali mi? Işığın bile kendi karanlığı var içinde o halde insanın neden olmasın. İnsana kendi karanlığının gölgesi düştü mü iflah olmasına imkan yok.

Benim hikayem sadece merakla ilgili…

Kim?

 

Bir sözcüğün ardından neden diğerinin geldiğini bilmeden ve düşünmeden yazıyorum. Çünkü hayatımın tıpkı bu ardışıklık gibi gelip geçtiğini düşünüyorum. Arada bir durup düşündüğüm de oldu ama aslında tamamen gelip kendiliğinden geçti. Yılların bende bıraktığı izlerin anlamını kavramam çok zaman alacak biliyorum ve belki de anlamağa vaktim olmayacak ama sevgi denen şeyin nasıl olduğunu yakıcı bir şekilde anladığımı düşünüyorum. Aslında kendini görmeden bakmakmış dünyaya. Kendini ne denli yok edersen aşkın alevi o kadar çok çıkıyormuş. Aşk insanın kendini yakmasıyla güçlenen bir ateşmiş meğer. Yakıtı kendimiz olan bu acı dindiğinde artık bambaşka bir kişi çıkıyor küllerinden. Yeniden aynı şekilde sevmesi mümkün olmayan. Kalbin kırık parçalarını toplayarak yapılan her çaba kendi başarısızlığını getiriyor er ya da geç. Oysa yeni bir şey yapmak gerekiyor belki de. Yepyeni bir alevin odununu çatmak gerekiyor yeniden. Hayat bilgisi bana bunu öğretiyor. Kalbimiz sevmeyi yeniden öğreniyor, güvenmeyi de ama temkini de öğreniyor. Kendini ateşten koruyarak sevmenin sakinliğiyle başlıyor ikinci hayatına.
Sözcüklerin anlamına çok güveniyorum. Önem veriyorum. Neyi kastettiğimiz çok önemli oluyor. Kastetmek bilinçlilik içeriyor. Önünü gördüğünü, hedeflediğini ve bilinçli bir şekilde yöneldiğini gösteriyor. Bu yüzden çok önemli. Kastederek konuşmalıyız. Sözcükleri bir ipe sırayla dizerken anlamları arasındaki ilintiyi nakış gibi işlemeliyiz. Çünkü dil anlamını ifade edemediği şeyi söylememiş olur öbür türlü. Boş konuşmanın edebiyatını yapmış oluruz.
Bir aynaya bakıyorum şimdi. Aynadaki yaşlanmış yüzümün kime ait olduğunu düşünüyorum. Genç olduğu zamanları hatırladığım bu yüzün şimdi hangi yüzünü sevdiğimi anlamaya çalışıyorum. Ben bu yüzü hiç sevdim mi diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca aynaya her baktığımda başka bir yüz görmeyi arzuladığım bu yüzden kaçamamanın derin hüznü var üzerinde. Kırışıklarla dolmaya başlamış göz kenarlarım, artık yok denecek kadar az kalmış saçlarım, öne çıkmış koca göbeğimle bu hangi kişi? Kim? Açlıkla sınanmış gençliğinin hüzün dolu hatıralarıyla yediği her lokmadan geçmişin öcünü alan bu kısa boylu tıknaz adam kim? Hayatta hangi kalıcı izi bırakıyor acaba? unutulmaması için ne gibi bir değeri var? Çocukları ve karısı onu neden saygıyla ve özlemle hatırlasınlar? Bu ayna kendisine yansıyan siluetleri geri alabilme gücüne sahip olabilseydi keşke… Yirmi yıl önceki üzgün ama genç sayılabilecek halime bakıyor olsaydım keşke. Keşkeler hayatın beyhudeliğine bir göndermedir ne yazık ki.
Ve ben bir sözcüğü diğerinin ardına düşünmeden diziyorum şu an. Kastetmek istediklerimi düşünmeden aklımdan geçtiği gibi yazıyorum. Çünkü elli yıllık hayatımın bir zeytin tanesi kadar değer üretmediğinin bilinci kazıyor kalbimin en derin yaralarını. Küçük bir siyah kedinin bile orijinal davranışlarıyla kalbimizde iz bıraktığı dünyada bir insanın onca uzun yaşamasına karşın kalıcı bir iz bırakamayışı ne acı.
Herkese karışı doğru ve dürüst olma çabasındaki ikiyüzlülüğü kavramam bugüne kalmış. İnsan herkese ve her olaya karşı dürüst olamazmış. Doğruyu söylemek ve doğrucu olmak en yakınlarını bile incitecek bir davranışmış. İnsanoğlu doğruyu değil, bencil mutluluğunu arıyor. Dünyayı kurtarmanın trajedisi burada yatıyor. Mutlu ve eşit bir dünya hayaliyle insanları incitenlerin bilmesi gereken en öncelikli şey her insanın bencil ve acımasız olduğu; kendi amaçları için yapmayacakları şeyin olmadığı. İyilik ve güzellik sosuna bulanmış zorbalıkların tarihidir dünya. Herkes iyi dediği bir şey için acıtır diğerini. Sevgi de bunlardan biridir sadece. Karşıdakinin sevgisi buna dayanma gücünü artırır. Varoluşsal bir tehdit alıncaya kadar.

Senin Beyazın

 

Sen yankısız şarkılar söylemeye alışıksın. Senfonik ezgiler seni tanımaz. Ben acılarla yüklü bir tarihin her türlü tanığıyım. Telime dokunmayı bilmelisin çağını anlamak için. Çünkü insan eylemde bulunmadan anlayamaz kendi gerçeğini. Ben senin gerçeğinim. Tarihsiz söylencelerinin, umutlarının ve sevinçlerinin tınısıyım. Senin sözsüz duygularına ses, anlam veremediğin sesine tel… Ben senin yüzüne aynayım. Güzelliklerine tut beni. Aşkınla avut beni.
Senin beyazın kardır biliyorum.
Upuzun saçların sızısı süt beyazın…

Düşün Karacaoğlan’da aşk nasıl vurdu kendini açığa. Dadaloğlu erliğini meydanlara nasıl haykırdı. Köroğlu diye bir yiğidin avuçlarına değdim ve coğrafyadan coğrafyaya, tarihin o dar dehlizlerinde biçim değiştirdim hep. Ve şimdi yüreğimi ellerine verdim. Dokun ki sevecenliğinle açılsın yüreğim. Dokun ki akan sularda ses vereyim. Dokun ki matemim son bulsun. Acemi ellerine ahenk, düzensiz duygularına dem getireyim. Dokun ki tutukluğum bitsin; avaz avaz bağırayım yaralarını. Dokun ki sarayım yaralarını. Ben senin ellerine hasretim. Yatağının bir ucunda unutma beni.
Senin beyazın kardır biliyorum.
Upuzun saçların sızısı süt beyazın
Tuhaf bir ezgidir gençlik. Gür ve anlaşılmaz nağmedir çoğu zaman.  Zaman geriye olanak tanımaz kendini tanımadan. Beni unuttuğun anları taşıyamam. Çatlarım kahrımdan. Utanırım evinin bir köşesinde tozlanan gitarın olmaktan. Tozlu raflarında unutma beni.
Senin beyazın kardır biliyorum.
Upuzun saçların sızısı süt beyazın
Senin karlı bir kış gününün akşamında tanıdım. Kardın. Sonra karıdın. Bütün temiz duygularımdın. Görmedin. Yıllar eriyen kar misali eskitti bizi. Beyaz uzun saçların hala kalbimin en derin sızısı…

Zamanın Ruhu

 

Arabanın arka camında görününce sıla
İçimde dayanılmaz bir keder
Önemini kaybeder
Birazdan gideceğim yer

Ben hep içi geçmiş
Yüzü gelecek
Hep kaybedecek
Kahırlı bir hayattım

Hüzünle bağlardım ayakkabılarımın bağcıklarını
Yavaş yavaş
Hep kaybettiklerime üzüldüm
Kazanırken güldüğüm

Bu bir lanet belli ki
Olması gerekenler olurken
Günah çıkarıp duruyor insan
İki ayağının üstünde yükselirken

Hata nerde diye soruyorum sürekli
Sanki doğrusu varmış gibi
Oysa huzur nerde diye sormalıyım
Çünkü dünyaya bir kuralla gelmedim

Oysa bazıları ne kadar emin
Güzel olacağına gidecekleri yerin
Büyük bir sevinçle gömüyorlar geçmişi
Çukurunu öyle kazıyorlar derin derin

An diyorlar önemlidir
Şimdi ve burda
Yaprağını sevmek gibi ağacın
Koca bir ormanlıkta
Ya da bir durağı sevmek upuzun yolda

Ben böyle giderim yolda
Bazen önüme bakarım sevinç ve heyecanla
Huzursuz bir merakla
Bazen de yaşlı gözüm hep arkada

Twitter Clean

Yollar

 

Her yol
Boynu bükük bir ezgidir
Çağırır umudun kırık havasını
Güneş yanığı yüzüyle
Götürür gölgesini sürükleyen
Arayış içindeki insanı
Siz uzaklaşırsınız bir yerden
Kederden bunaldıysanız eğer
Ben yaklaşırım bunalım bir kedere
Çünkü dönerim bir göbekten
Her sefer başladığım yere.

Yokuş

 

İki yokuş arasında geçer ömrüm
İşe gidiş
Eve dönüş
Ne vakit aradaki çukura insem
İçimde bir ateş
Yeni sönmüş.

Yoksa Aşk...

 

Bir dikenin koynunda
Geceyi yarılayıp
Güle dokunmak mıydı yoksa.

Merak

  Güzel bir dünyanın olmayacağına inanırsak, okumanın, resim yapmanın, güzelliğin bir anlamı kalır mı? Yaşamanın anlamı nasıl olabilir? Bi...