Bir sözcüğün ardından neden diğerinin geldiğini bilmeden ve
düşünmeden yazıyorum. Çünkü hayatımın tıpkı bu ardışıklık gibi gelip geçtiğini
düşünüyorum. Arada bir durup düşündüğüm de oldu ama aslında tamamen gelip
kendiliğinden geçti. Yılların bende bıraktığı izlerin anlamını kavramam çok
zaman alacak biliyorum ve belki de anlamağa vaktim olmayacak ama sevgi denen
şeyin nasıl olduğunu yakıcı bir şekilde anladığımı düşünüyorum. Aslında kendini
görmeden bakmakmış dünyaya. Kendini ne denli yok edersen aşkın alevi o kadar
çok çıkıyormuş. Aşk insanın kendini yakmasıyla güçlenen bir ateşmiş meğer.
Yakıtı kendimiz olan bu acı dindiğinde artık bambaşka bir kişi çıkıyor
küllerinden. Yeniden aynı şekilde sevmesi mümkün olmayan. Kalbin kırık
parçalarını toplayarak yapılan her çaba kendi başarısızlığını getiriyor er ya
da geç. Oysa yeni bir şey yapmak gerekiyor belki de. Yepyeni bir alevin odununu
çatmak gerekiyor yeniden. Hayat bilgisi bana bunu öğretiyor. Kalbimiz sevmeyi
yeniden öğreniyor, güvenmeyi de ama temkini de öğreniyor. Kendini ateşten
koruyarak sevmenin sakinliğiyle başlıyor ikinci hayatına.
Sözcüklerin anlamına çok güveniyorum. Önem veriyorum. Neyi kastettiğimiz çok
önemli oluyor. Kastetmek bilinçlilik içeriyor. Önünü gördüğünü, hedeflediğini
ve bilinçli bir şekilde yöneldiğini gösteriyor. Bu yüzden çok önemli.
Kastederek konuşmalıyız. Sözcükleri bir ipe sırayla dizerken anlamları
arasındaki ilintiyi nakış gibi işlemeliyiz. Çünkü dil anlamını ifade edemediği
şeyi söylememiş olur öbür türlü. Boş konuşmanın edebiyatını yapmış oluruz.
Bir aynaya bakıyorum şimdi. Aynadaki yaşlanmış yüzümün kime ait olduğunu
düşünüyorum. Genç olduğu zamanları hatırladığım bu yüzün şimdi hangi yüzünü
sevdiğimi anlamaya çalışıyorum. Ben bu yüzü hiç sevdim mi diye düşünüyorum.
Ömrüm boyunca aynaya her baktığımda başka bir yüz görmeyi arzuladığım bu yüzden
kaçamamanın derin hüznü var üzerinde. Kırışıklarla dolmaya başlamış göz
kenarlarım, artık yok denecek kadar az kalmış saçlarım, öne çıkmış koca
göbeğimle bu hangi kişi? Kim? Açlıkla sınanmış gençliğinin hüzün dolu
hatıralarıyla yediği her lokmadan geçmişin öcünü alan bu kısa boylu tıknaz adam
kim? Hayatta hangi kalıcı izi bırakıyor acaba? unutulmaması için ne gibi bir
değeri var? Çocukları ve karısı onu neden saygıyla ve özlemle hatırlasınlar? Bu
ayna kendisine yansıyan siluetleri geri alabilme gücüne sahip olabilseydi
keşke… Yirmi yıl önceki üzgün ama genç sayılabilecek halime bakıyor olsaydım
keşke. Keşkeler hayatın beyhudeliğine bir göndermedir ne yazık ki.
Ve ben bir sözcüğü diğerinin ardına düşünmeden diziyorum şu an. Kastetmek
istediklerimi düşünmeden aklımdan geçtiği gibi yazıyorum. Çünkü elli yıllık
hayatımın bir zeytin tanesi kadar değer üretmediğinin bilinci kazıyor kalbimin
en derin yaralarını. Küçük bir siyah kedinin bile orijinal davranışlarıyla
kalbimizde iz bıraktığı dünyada bir insanın onca uzun yaşamasına karşın kalıcı
bir iz bırakamayışı ne acı.
Herkese karışı doğru ve dürüst olma çabasındaki ikiyüzlülüğü kavramam bugüne
kalmış. İnsan herkese ve her olaya karşı dürüst olamazmış. Doğruyu söylemek ve
doğrucu olmak en yakınlarını bile incitecek bir davranışmış. İnsanoğlu doğruyu
değil, bencil mutluluğunu arıyor. Dünyayı kurtarmanın trajedisi burada yatıyor.
Mutlu ve eşit bir dünya hayaliyle insanları incitenlerin bilmesi gereken en
öncelikli şey her insanın bencil ve acımasız olduğu; kendi amaçları için
yapmayacakları şeyin olmadığı. İyilik ve güzellik sosuna bulanmış zorbalıkların
tarihidir dünya. Herkes iyi dediği bir şey için acıtır diğerini. Sevgi de
bunlardan biridir sadece. Karşıdakinin sevgisi buna dayanma gücünü artırır.
Varoluşsal bir tehdit alıncaya kadar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder